MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Bölgesel barış ve güvenliği tehdit eden saldırgan politikaları karşısında İsrail’in uluslararası hukuk çerçevesinde etkisizleştirilmesi, ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir." dedi.

Devlet Bahçeli, bu kapsamda, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ortaklığında imzalanan Mekke Anlaşması'nın Kudüs Paktı ile İslam ülkelerinin ortak güvenlik ve savunma inisiyatifi kazanması, İsrail saldırganlığının hedefi olan bütün ülkeleri ve bölgeleri kapsayan bir savunma iş birliğiyle “İslam Barış Gücüne” dönüştürülmesini önerdi.

Bahçeli, üye ülkelerle birlikte geçici bir ABD, Rusya, Çin ve AB’den oluşan Ortadoğu Barış Koalisyonu/Konseyi oluşturulmasını ve süratle bölgede istikrar sağlanmasını da önerdi.

Bahçeli "Ayrıca Türkiye, İsrail’den kendisine yönelik olası bir hasmane saldırıya karşı asla tepkisiz kalmayacağını, doğabilecek sonuçlardan Türkiye’nin sorumlu olmayacağını ilan etmelidir." ifadelerini kullandı.

Devlet Bahçeli, "Öyle anlaşılıyor ki İsrail yakın tarihte yaptığımız uyarıları görmezden gelmiştir. Bir kez daha hatırlatalım. Türkiye egemenlik haklarına yönelik saldırılar karşısında kapı kapı dolaşacak bir aktör değildir. Türk milleti ayağa kalktığı zaman önünde durabilecek bir güç de yoktur." ifadelerini kullandı.

İsrail'in İdlib'deki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne düzenlediği saldırıyı "devletlerin egemenlik haklarına, toprak bütünlüğüne ve uluslararası hukuka aykırı küstah tavrının yeni bir göstergesi" olarak nitelendiren Bahçeli, "Türkiye karşıtlığını her geçen gün daha da tırmandırırken uluslararası desteğini ve meşruiyetini giderek kaybeden İsrail yönetimine çağrımız nettir. Türkiye’yi kışkırtmaktan, Türkiye’nin sabrını sınamaktan, ülkemizin millî güvenlik alanlarına dolaylı veya doğrudan müdahale anlamına gelebilecek teşebbüslerden ve Türkiye karşıtı çevreleri cesaretlendiren söylemlerden vazgeçilmelidir. Türkiye çatışma arayan bir ülke değildir. Bununla birlikte, kendisine yönelen tehditleri görmezden gelecek, egemenlik haklarının ihlal edilmesine seyirci kalacak veya millî güvenliğini başkalarının insafına bırakacak bir ülke hiç değildir." ifadelerini kullandı.

Erdoğan: Mısır arzu ederse Mekke Anlaşması'na katılabilir
Erdoğan: Mısır arzu ederse Mekke Anlaşması'na katılabilir
İçeriği Görüntüle

Türkiye’nin İsrail dâhil hiçbir ülkeyle savaşma amacında olmadığını vurgulayan Devlet Bahçeli, "Ancak hiç kimse Türkiye’nin barış iradesini zafiyet, itidalini acziyet, diplomasiyi önceleyen yaklaşımını caydırıcılıktan yoksunluk olarak yorumlama hatasına da düşmemelidir." dedi.

MHP lideri Bahçeli, Terörsüz Türkiye’de alınan mesafenin, terörsüz bölge yolunda yaşanan olumlu gelişmelerin kaos ve çatışma ikliminden beslenen İsrail’in dengelerini sarstığını ve oyunlarını bozduğunu belirterek, "İsrail yönetiminin izlediği saldırgan ve yayılmacı siyaset, bütün bölgenin geleceğini tehdit eden başlıca güvenlik sorunlarından birine dönüşmüştür." diye devam etti.

Türkiye'nin tutumu

Bahçeli, "İsrail, mevcut yönetim eliyle yalnızca bölge için değil, bütün insanlık için bir tehdit kaynağı hâline gelmiştir. Bu yönüyle İsrail’in bölgede telafisi imkânsız sonuçlar doğuracak saldırganlıklardan vazgeçmesi ve hukuk zeminine çekilmesi zorunlu hale gelmiştir." dedi.

Bahçeli, şöyle devam etti: "Komşularıyla iyi ilişkiler geliştiren, diplomasiyi etkin şekilde kullanan, bölgesinde barış ve istikrar kaynağı haline gelen Türkiye’nin, İsrail’in ortaya çıkardığı bu vahim tablo karşısındaki tutumu açıktır. Türkiye, her zaman olduğu gibi savaşın değil barışın, işgalin değil egemenliğin, parçalanmanın değil toprak bütünlüğünün, hukuksuzluğun değil uluslararası hukukun tarafında yer almaktadır. Türkiye’nin yürüttüğü akılcı ve insani dış politikanın esası; barış, kardeşlik ve adalet zemininde bölgemizde huzur ve istikrarı kalıcı hâle getirmek, Türkiye’nin hak ve menfaatlerini kararlılıkla korurken komşularımızın da egemenlik ve güvenliğine saygı gösterilen bir “huzur kuşağı” oluşturmaktır. Türkiye’nin güçlenmesinden, terörden arınmasından, komşularıyla normalleşmesinden ve bölgesinde istikrar üretmesinden rahatsız olan hiçbir hesabın başarı şansı olmayacaktır."

Provokatif adımlar

"İsrail yönetimi bilmelidir ki Suriye sahasını sürekli genişleyen bir askerî müdahale alanına dönüştürmek, bölgesel güvenliği sağlamayacak; aksine İsrail’in çevresindeki istikrarsızlık ve husumet çemberini daha da genişletecektir. İsrail, Suriye üzerinden Türkiye’nin güvenlik hassasiyetlerini sınamaktan ve bölgemizi yeni gerilimlere sürükleyecek provokatif adımlar atmaktan vazgeçmelidir. Suriye’nin etnik, dinî veya mezhepsel fay hatları üzerinden parçalanmasını hedefleyen her girişimin, Suriye ile birlikte bütün bölgeye istikrarsızlık getireceği unutulmamalıdır. Suriye topraklarında kalıcı işgal alanları oluşturulması, fiilî sınırların değiştirilmesi, tampon bölgelerin genişletilmesi veya herhangi bir etnik ve mezhebî unsurun jeopolitik amaçlarla araçsallaştırılması, Türkiye açısından kabul edilemezdir. Suriye’de güçlü, egemen, bütünlüğünü koruyan ve kendi vatandaşlarıyla sağlam bir hukuk ilişkisi kuran bir devlet yapısı tüm bölge ülkelerinin hayrına olacaktır."

Netanyahu yönetiminin tasfiyesi

"Gelinen noktada Netanyahu yönetiminin tasfiyesi önem arz etse de İsrail’de yeni Netanyahular yaratacak yapısal ve politik iklimin ortadan kaldırılması esas olmalıdır. Bu amaçla yumuşak ve sert güç unsurlarının akıllı güce dönüştürülmesi; başta bölge ülkeleri olmak üzere uluslararası örgütlerin ve diğer devletlerin insanlık düşmanı politikaların kalıcı bir şekilde ortadan kaldırılması için çaba harcaması gerekmektedir. Bu doğrultuda uluslararası yaptırım sürecinin başlatılması; başta silah olmak üzere insanî ihtiyaçlar dışında ekonomik yaptırım kararlarının hayata geçirilmesi, İsrail’in BM üyeliğinin askıya alınması, teolojik sapkınlıklarının devlet kurumsallığından temizlenmesi için dünya Museviliğinin görev üstlenmesi, ayrıca barış yanlısı sivil toplum kuruluşlarının desteklenmesi ve güçlendirilmesi, bu amaçla dünya Yahudiliği ve diasporası ile birlikte siyasî, ticarî ve dinî grupların göreve çağırılması bölgesel barış için önemli bir işlev görecektir. Diğer yandan istikrarsızlığı besleyen başta ABD olmak üzere büyük güçlerin İsrail’e koşulsuz desteği son bulmalıdır. Netanyahu haydutluğuna karşı uluslararası siyasette ortak bir dil ve söylem inşa edilmelidir. Bölge devletlerinin neredeyse tamamı İsrail’i hayatî bir ulusal güvenlik sorunu olarak görürken, İsrail’in kendini güvende hissetmesinin mümkün olmayacağı unutulmamalıdır.

Filistin'de kalıcı çözüm

"İsrail’in Gazze başta olmak üzere Filistin topraklarında sürdürdüğü askerî faaliyetler, Suriye ve Lübnan’a yönelik müdahaleleri, İran’la yaşanan çatışma süreci, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs eksenindeki gelişmeler ve bölgesel aktörlerin etnik, dinî ve mezhepsel fay hatları üzerinden yeniden şekillendirilmesi, daha geniş bir jeopolitik ve güvenlik denklemine işaret etmektedir. Orta Doğu’da yaşanan mevcut krizlerin Filistin meselesiyle sınırlı, dönemsel veya iki taraflı bir çatışma olarak ele alınamayacağı açıktır. Bu nedenle İsrail’in mevcut politika setinin sonuçları, Filistin halkının maruz kaldığı ağır insani kayıplar yanında; bölgesel devletlerin egemenliği, uluslararası hukukun işlerliği, enerji ve ticaret güvenliği, küresel güç dengeleri ve Türkiye’nin millî güvenliği bakımından da değerlendirilmelidir. Bu doğrultuda İsrail’in güvenlik üretme iddiasıyla uyguladığı politikalar, uzun vadede güvenlikten ziyade istikrarsızlık, meşruiyet kaybı ve yeni çatışma alanları üretmektedir. Filistin meselesinin çözümü ise bu bölgesel güvenlik mimarisinin merkezinde bulunmaktadır. 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti’nin kurulması ve iki devletli çözümün uluslararası toplum tarafından güçlü biçimde desteklenmesi, yalnızca Filistin halkının siyasî geleceği açısından değil; Suriye, Lübnan ve Ürdün başta olmak üzere bölgedeki devletlerin normalleşmesi ve yeniden kurumsallaşması açısından da önem taşımaktadır. Bu nedenle Filistin’de kalıcı bir siyasî çözüm sağlanmadan Orta Doğu’da sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi kurulması son derece güçtür."

Türkiye'nin güvenlik perspektifi

"Türkiye bakımından da mesele, Filistin halkına yönelik insani ve ahlaki sorumlulukla sınırlı değildir. İsrail’in bölgesel yayılmacılığının Suriye, Lübnan, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve enerji koridorları üzerinden oluşturduğu sonuçlar; Türkiye’nin sınır güvenliği, egemenlik hakları, deniz yetki alanları ve bölgesel nüfuzu bakımından doğrudan stratejik sonuçlar doğurmaktadır. Bu sebeple Türkiye’nin güvenlik perspektifinin kendi sınırlarının hemen ötesindeki tehditlerle sınırlı tutulmaması; Filistin’den Doğu Akdeniz’e, Suriye’den Körfez’e uzanan bütüncül bir bölgesel güvenlik yaklaşımı içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin çok taraflı diplomasi, uluslararası hukuk, bölgesel iş birliği ve caydırıcı savunma kapasitesini birlikte kullanan bir strateji izlemesi hem millî güvenliğin korunması hem de bölgesel barışın tesis edilmesi açısından önem taşımaktadır.

İsrail’in etkisizleştirilmesi, bir devletin veya halkın ortadan kaldırılması değil; uluslararası hukuka aykırı eylemlerin siyasî, ekonomik, diplomatik ve hukukî araçlarla sınırlandırılması ve saldırgan politikaların sürdürülemez hâle getirilmesi anlamında ele alınmalıdır. Kalıcı barışın yolu, herhangi bir toplumun güvenliğini ortadan kaldırmaktan değil, bütün bölge halklarının güvenliğini birbirinin alternatifi olmaktan çıkarmaktan geçmektedir.

Biz bölgemizin haritalarının yeniden çizilmesini değil sınırların güvence altına alınmasını; devletlerin parçalanmasını değil kurumsal olarak güçlenmesini; toplumların birbirine düşman edilmesini değil ortak refahın büyütülmesini arzu ediyoruz. İsrail yönetimi tercihini yapmak zorundadır: Ya çatışma ve yayılmacılık sarmalını derinleştirerek bölgenin kriz ve katliam merkezi olmayı sürdürecek ya da uluslararası hukuka, komşularının egemenliğine ve Filistin halkının meşru haklarına saygı göstermeyi seçecektir. Birinci yol İsrail’e daha fazla yalnızlık, daha fazla düşmanlık, daha ağır ekonomik ve siyasi maliyetler getirecektir. İkinci yol ise hem İsrail halkının hem Filistinlilerin hem de bütün bölge halklarının geleceği açısından gerçekçi ve makul yol olacaktır.

Türkiye’nin istikameti bellidir ve değişmeyecektir. Terörsüz Türkiye hedefiyle içeride kardeşliğimizi ve millî birliğimizi güçlendirecek; sınırlarımızın ötesinde barış, istikrar ve egemen devlet düzenini savunacak; Filistin’in haklı davasının yanında duracak; Suriye’nin toprak bütünlüğünü destekleyecek; Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta millî haklarımızdan taviz vermeyecek; ülkemize yönelen her tehdide karşı caydırıcılığımızı gösterecektir. Orta Doğu’nun geleceği, askerî üstünlüğün veya tek taraflı güvenlik anlayışının değil; hukuk, adalet, egemen eşitlik, karşılıklı güven ve ortak güvenlik ilkelerinin belirleyici olduğu yeni bir bölgesel düzenin kurulmasına bağlıdır. Türkiye’nin tarihî tecrübesi, jeopolitik konumu ve diplomatik kapasitesi, bu yeni bölgesel düzenin oluşumunda önemli bir rol üstlenmesine imkân vermektedir. Bu rol çok taraflı diplomasi, hukukî girişimler, bölgesel ortaklıklar, ekonomik ve diplomatik araçlar, insani yardım ve gerektiğinde caydırıcı güç unsurlarının koordineli biçimde kullanılmasıyla somutlaştırılmalıdır. Dış politikamızın barış, kardeşlik, adalet, karşılıklı saygı ve uluslararası hukuk eksenindeki temel yaklaşımı da bu bütüncül stratejinin dayanağını oluşturmaktadır. Dolayısıyla bugün gelinen aşamada sorun, İsrail’in mevcut politikalarına nasıl karşılık verileceğinden ibaret değildir. Asıl mesele, Orta Doğu’da savaşların ve işgallerin tekrar üretilemeyeceği, devletlerin egemenliklerinin güvence altında olduğu, sivillerin korunmasının tartışmasız bir ilke kabul edildiği yeni bir bölgesel düzenin nasıl kurulacağıdır.