Prof. Dr. Kemal Sayar, "Şiddeti önlemenin yolu, çocuğu merkeze alan, onun duygusal yaralarını gözeten ve sınıfta bir "merhamet iklimi" yeşerten bir sistem kurmaktır. Okul güvenliği sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda bir şefkat ve adalet arayışıdır.” dedi.
Fikir Turu internet sitesine bir mülakat veren psikyatrist Kemal Sayar, okul saldırılarının yol açtığı toplumsal travmayı şu sözlerle değerlendirdi: "Anne babalar çocuklarından, kendi anne babalıklarından şüpheye düşüyor. Toplumsal güven büyük bir yara alıyor: En korunaklı olmasını beklediğimiz yerdir okul, dış dünyanın bela ve musibetlerinden kurtarılmış ve biricik çocuklarımızı emanet ettiğimiz bir kurumdur. Orası böyle bir vahşete sahne olabilecekse güvenli hiçbir yer kalmamıştır, bir çocuk katliam yapabiliyorsa hiç kimseye güvenilemez’ hissiyatı toplumsal güvende büyük gedikler açar."
Büyük bir muhasebe yapılması gerektiğini belirten Sayar, "Çocukları ekran karşısında unutan anne babalık tarzımızdan, ruhsal sorunlara karşı vurdumduymaz eğitim anlayışına, her çocuğu ayrı bir dünya olarak göremeyen aynılaştırıcı disiplin sistemimize kadar pek çok şeyi sorgulamalıyız." ifadelerini kullandı.
Saldırı öncesi gelen işaretler
Maraş saldırısından önce katilin verdiği sinyallerin bir “dikkat çekme çabası” olarak değil, bir “sosyal tehlike sinyali” olarak okunabilmiş olması durumunda; okul yönetimi, aile ve uzmanlar iş birliği içinde bu trajediyi önleyebileceği yorumunu yapan Kemal Sayar, "Sorumluluk yalnızca bireyde değil, bireyin içinde bulunduğu sistemin bütünündedir." dedi.
Amerikan ruhu küreselleşiyor
"Yıllardır sadece ABD’de olur sandığımız, asla bizim ülkemizde olmayacağını düşündüğümüz okul saldırılarının Türkiye’de gerçekleşmesi bize dair ne söylüyor?" sorusuna cevap veren Sayar, şu ifadeleri kullandı:
"Amerikan ruhu küreselleşiyor. İletişim araçlarına hükmeden yüzeysel bir uygarlık, hem popüler ikonlarını hem de toplumsal hastalıklarını dünyanın kalan kısmına ihraç ediyor. Kendi kültürel derinliğiyle yeterince irtibat kuramamış gençler, tüm evreni bu uygarlığın onlara dayattığı süzgeçler üzerinden görüyor, oranın kendisine mahsus dertlerini kendi dertleri kabul edebiliyor.
Bu teknokapitalist uygarlık gençlere alttan alta şu mesajı veriyor: ‘Sadece gücü olanın hakkı vardır ve sadece güçlü olan yaşamaya layıktır’. Güç her şeyi meşrulaştırıyor. Oysa bir geleneğe yaslanan her uygarlık, gücün tedip edilmesini teklif eder. Hayatın kutsallığını, biricikliğini, canın azizliğini en temel düstur olarak kabullenir.
Dijital film platformları ve video oyun endüstrisi ise insanın zaaflarını kullanarak bize hayal satar, gündelik hayatta ve yüz yüze etkileşimle, bir şeyler yaparak elde etmemiz gereken dopamini bize hayaller kurdurarak fazlasıyla temin eder.
Zombi bir kuşak
Bunun neticesinde gerçeğin alacakaranlığında yaşayan zombi bir kuşak oluştu, gerçeğin yalın acılarıyla yüzleşmek yerine sanal alemin sunduğu hızlı ve sahte ödüllere sığınan, geceleri ekran başında yaşayan zombi gençler bir süre sonra sanal ile gerçek arasında tam bir ayrım yapamamaya başlıyor. Ağır dürtü kontrol bozukluğu olan gençlerin bir oyun simulasyonu içinde bu elim saldırılara yöneldiğini görüyoruz. Kısa süreliğine bir Tanrılık iddiası, oyunların verdiği omnipotansın gerçek hayatta taklidi.
Evde herkesin gömüldüğü bir ekran var
Bu sürece eşlik eden bir başka etken de ailenin çözünmeye başlaması. Aile modern dünyada bir sığınak ve teselli olma hüviyetini giderek kaybediyor, aile içinde göz göze gelmek giderek müşkül bir hal aldı. Evde herkesin kendisini gömdüğü bir ekran olunca anne ve baba çocuklarının duygu eğitiminde olsun, ahlaki rehberlikte olsun üzerlerine düşen rolü oynayamıyor.
Bu elim olaylar, anne babalığın en önemli vazifelerinden birinin çocukların ruhsal süreçlerinin yakın takibi olduğunu bir kez daha gösterdi. Zaten ekran şiddeti ile günlük hayatta şiddet arasında bir bağıntı sadece işlevsiz bir aile yapısı üzerinden kurulabilir. Müşfik ve ilgi dolu aileler çoğunlukla çocuklarının öfke ve şiddet eğilimlerini soğurur, gün yüzüne çıkmadan emerler."
Merhamet iklimi yeşerten bir sistem
Çözüm önerileri de getiren Kemal Sayar, şöyle devam etti:
"Şiddeti bir “yangın” olarak görmeliyiz ve bu yangını söndürmek için sadece hortumlarla (disiplin cezaları, dış denetimler) müdahale etmenin yetmeyeceğini idrak etmeliyiz, okulun sadece binasını değil, ruhunu inşa edebilmeliyiz.
Eğer bir okul, çocuğun “Ben buraya aitim ve burada değer görüyorum” dediği bir mekân değilse, o okulun etrafına örülen yüksek duvarlar şiddeti engelleyemez. Şiddeti önlemenin yolu, çocuğu merkeze alan, onun duygusal yaralarını gözeten ve sınıfta bir “merhamet iklimi” yeşerten bir sistem kurmaktır. Okul güvenliği sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda bir şefkat ve adalet arayışıdır."
Ekranlardaki şiddet tek sanık değil
Kemal Sayar, şiddeti özendiren içeriklerin hatırlatılması üzerine ise şunları kaydetti:
"Ekran bir suçluysa da tek sanık değildir. Şiddet, sadece bir piksel yığınından doğmaz; o, öncelikle evdeki şefkat yoksunluğundan, bir babanın dalgınlığından, bir annenin yorgunluğundan veya bir çocuğun “görülmeme” sızısından beslenir. Ekran, bu “yaralı zemin” üzerinde bir iklim kurar. Eğer bir çocuk evde duygusal bir güven limanı bulamamışsa, ekranın ona sunduğu “sert adam” figürleri birer kurtarıcı gibi görünür. Dolayısıyla mesele, sadece ekranı kapatmak değil; o ekranın doldurduğu boşluğu sahici insan ilişkileriyle, karşılıklı bir bakışla, bir “anlaşılma” hissiyle doldurabilmek."